Son zamanlarda ne hakkında olursa olsun, yazmanın ne kadar
da önemli olduğunu düşünmeye başladım. Silip silip tekrardan yazmayı bırakırsam
eğer ve bu yazıyı devam ettirebilirsem, paylaşıp paylaşmayacağımdan henüz emin
değilim ama; en azından ne düşündüğümü kendime anlatmam gerektiği için şu anda
bunu yapma zorunluluğunu kendimde duyuyorum. İnternet denen şey, pek çoğumuza
kendini birer sanat eleştirmeni veya köşe yazarı gibi hissettirmesine sebep
olabiliyorken; bir yandan da benim gibi über üşengeçlere kendini daha da
edilgen hissettirmeye başladı. Nasıl daha edilgen derseniz, kendi düşüncelerini
berraklaştırmak için başkalarının söylediklerine ihtiyaç duyan bir edilgen. Bu
eğer üzerinde biraz düşünürseniz gerçekten korkunç bir şey.
Az önce “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı bitirdim. Kitabı
bitirir bitirmez kendime rol keser bir biçimde uydurukça gülümserken ve kitabın
ismi üzerinde parmaklarımı gezdirirken, o an beni rahat kanepemden kendi
irademle kaldırabilecek tek şeyin, içerdeki odama gitmek; bilgisayarımı açmak
ve bloglardan ya da ekşi sözlük vb. sitelerden kitap hakkında insanların ne
düşündüğünü öğrenmek olduğunu fark ettim. Kitabı yeni bitirmiştim, kitap
hakkındaki hislerim açıktı ama düşüncelerim hislerimle birlikte birer tortu
halindeydi; ayrıştırılması gerekiyordu. Bu ne demek peki? Muhtemel ki kitabı
sevdiğimden ve kitabı okurken üzüldüğümden ve kitabı okurken pek çok şeye özlem
duyduğumu fark ettiğimden, bu hislerime eşlik edecek bir kaç düşüncem olmalıydı
elbette. Ama zihnimin içinde sanki bir belirip bir kayboluyorlardı ve onları
yakalayabilmem için başkalarının fikirlerine ihtiyaç duyuyordum. Yani kendi
düşüncelerimi netleştirmek için başkalarının da ne söylediğini bilmek
istiyordum. Peki ya bu ne demek? Henüz kendi fikrimi edinmemişken birilerinin
bana ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi söylemesini istiyordum. Dedim ya,
üzerine biraz düşünürsek bu korkunç bir şey. Yani en azından ben fark ettiğim
bu gerçeği bu şekilde tanımlıyorum.
Yazmak evet, edilgenlikten kurtarabilir beni diye düşündüm.
Söyleyecek sözlerinizin olması demek, direnebiliyorsunuz demek. Çünkü hala
kendi başınıza düşünebiliyorsunuz demek. Aynı zamanda da öyle alelade
tüketmiyorsunuz demek. Dinlediklerim, izlediklerim veya okuduklarım –kısacası
tükettiklerim- hakkında düşünmek istiyorum. Ne değişti? Ne hissettim? Bu eser
bende nerede duruyor? Ne demeli, ne söylemeli?
Birdenbire başlayacağım o zaman bunu yapmaya. Hemen, şimdi. İlk blog yazım olacak sanırım, edebi kaygı gütmüyorum. Derdim, dertlerim yukarıda anlattığım gibi.
Holden Caulfield tam olarak kaç yaşında bilmiyorum; ya
kitabın bir yerlerinde yazıyor, ya da ben onu 16 yaşında hayal ettim. Pencey
isimli saygın bir okuldan kovulmuş ve onun bu dördüncü kez bir okuldan atılışı.
Derslerin çoğundan kalmış durumda, aslında oldukça zeki fakat kendini bir türlü
o dersleri öğrenmesi gerektiğine ikna edemiyor. Derslerde anlatılanları
gereksiz ve değersiz buluyor. Değersiz ve gereksiz bulmanın haricinde, pek
çoğumuzun ya da en azından benim yaptığım gibi, derslere sadece birer araç
olarak bakamıyor. Yani, anlık öğrenilmesi ve sınavlarından başarıyla geçilmesi
gereken, meslek kazandırmaya dair aslında hiçbir şey söylemeyen fakat yine de
bir mesleğinizin olması için size öğrenilmesi şart koşulan şeyler. Holden buna
ikna edememiş kendini, ancak ben başta da söylediğim gibi, sanırım derslere
karşı geliştirdiğim bu bakış açısıyla tutunuyorum şimdiye kadar. Bunu bir kere
daha yazarak fark etmiş olmak da çok iç açıcı bir şey değil ne yalan
söyleyeyim.
Kitapta hakim olan duygunun masumiyet olduğunu düşünmüyorum.
Küçük yaşta ölen erkek kardeşi Allie ve on yaşında küçük bir kız olan diğer
kardeşiyle ilgili bahsettiği şeyler, başka çocukları anlatırken yaptığı o
vurgular evet, masumiyetin özlemi içerisinde olduğunu düşündürtebilir bize. Ama
Holden masumiyetin değil, samimiyetin peşinde. Kız kardeşinde ve ölen
kardeşinde, yol üstünde karşılaştığı rahibelerde, o “Çok sevdiğin bir şey
söyle.” Sözü üzerine aklına gelen arkadaşında –hani o sözünü geri almamak için
direnirken pencereden aşağı düşmüş ve bedeni paramparça olmuş arkadaşında- hep
samimiyet buluyor. Karşısına çıkan kızlarla seks yapamıyor, en fazla
oynaşabiliyor çünkü ya o kızlardan tam olarak hoşlanmıyor ya da kızlar “dur!”
diyince duruveriyor. Bir şeyi yaparken hissediyor bu çocuk ve herhangi bir şeyi
alelade yapmak istemiyor. Yaptığını yaşamak istiyor, güldüğünde gerçekten
gülmek ve öğrendiğinde gerçekten öğrenmek. Filmlerden bu yüzden nefret ediyor
çünkü anlatılan hikaye ve aktörler ne kadar gerçekçi olursa olsun hepsi birer
kurmaca, aynı zamanda aktörlerin hepsi bir çeşit sahtekar. Ne kadar iyi birer
aktör olurlarsa olsunlar en azından çok iyi rol yaptıklarını bildikleri için
bir çeşit sahtekar gibi davranıyorlar Holden’a göre, kasıldıkça kasılıyorlar.
Bir kitabı okuyup bitirdiğimiz zaman kitabın yazarıyla
canımız her istediğinde telefonlaşıp konuşabilsek diyor Holden.
Bunu Salinger’e yapar mıydım bilmiyorum, ya da gerçek bir insan olsa Holden’e.
Zırvalamaktan veya “onu çok iyi anladığımı göstermek için nasıl da can
attığımı” düşünmesinden korktuğum için kitapla veya onunla ilgili
düşündüklerimi bir türlü aktaramaz dilsiz olurdum herhalde. Holden’ın bütün bu
gösterişli laflara ve bu tarz caka satmalara hiç tahammülü yok. O kitabın
türkçe çevirisine ismini veren “çavdar tarlası”nın geçtiği paragrafta Holden,
hiçbir yetişkinin olmadığı, hayal ettiği o büyük çavdar tarlasında oynayan
çocukları uçuruma düşmekten kurtaracak kişi olmak istediğinden bahsettiğinde
çocukların düşmesinden korktuğu uçurum işte hepimizin düştüğü bu “uyum”un
uçurumu. Yukarıda Holden’la aslında ne kadar da aynı hisleri paylaştığımdan bahsetmiştim
şu dersler konusunda, ama onun kadar direnememişim ben. Uyum sağlamışım. Uyum
sağladığım için zihnim her gün birbirinden gereksiz bilgiyle dolup taşıyor.
Holden ise buna maruz kalmak istemiyor, hepsi bu.
Çocukken hepimiz masumuz, çünkü uyum sağlama ihtiyacı
duymuyoruz. Küçüğüz, yardıma muhtaç olduğumuz da aşikar, varsa annemiz babamız
yanımızda; ya da en azından onların misyonlarını yüklenmiş insanlar var
etrafımızda. Hayatımız boyunca başkalarına hem en fazla ihtiyaç duyduğumuz
dönem çocukluk, hem de onlara duyduğumuz bu ihtiyaca karşılık hiçbir şey
yapmadığımız bir dönem. Yaranma derdinde değiliz, evet sevilme derdindeyiz ama
tamamen olduğumuz gibi sevilme derdindeyiz, sevilmek için rol kesmiyoruz, yalan
söylemiyoruz, oyun çevirmiyoruz. Zaman geçtikçe, artık kendi kendimize yeter
hale gelmeye başlıyoruz, bu sefer de yavaş yavaş yalnız bırakılıyoruz.
Büyüdükçe ihtiyaçlarımız azalmıyor bir yandan, artmaya başlıyor. İhtiyaçlarımız
artmaya başladıkça, başkalarına duyduğumuz gereklilik de artıyor. İşte o
noktada uyum sağlama ihtiyacı giriyor devreye ve işte biz de tam o noktada
çığrımızdan çıkmaya başlıyoruz. Evet, tam o noktada çığrımızdan çıkmaya
başlıyoruz.
Nasıl yatıp kalkacağımız, nerede ne zaman nasıl hareket
etmemiz gerektiği, ne yememiz gerektiği ve nasıl yaşamamız gerektiği bize
söylenir durur. Holden’ın da dediği gibi, “Sözlü Anlatım” dersinde dikte
edildiğinin aksine bir konuyu anlatırken birden başka konuya atlamak veya
konuyu dağınık anlatmak bazen gereklidir. Aynı şekilde bize dikte edilen başka
şeylerin de tersi zaman zaman gerekli ve hatta Holden’ın da dediği gibi daha
güzeldir. Bazen gündüzleri uyuyup geceleri kalkmak daha güzeldir, et yememek
sanıldığı gibi aşırı sağlıksız bir şey değildir. (Bunlar benim
söylediklerim.)(Ben de ne güzel dağıldım.)
Holden yaşamak istiyor, hissetmek istiyor, hissetmediği
hiçbir şeyi yapmak istemiyor. Hisleri çok çabuk değişiyor olsa da hissettiği
anda onları yapmak istiyor, bazen de böyle biri olduğu için tam bir deli
olduğunu düşünüyor. Bu noktada sanırım diğer şeylere gösterdiği direnci
göstermemiş, böyle biri olduğu için deli olduğunu düşünmesinden bahsediyorum.
Deli olduğunu düşünüp sanırım zaman zaman paniğe kapılıyor. Oysa ki o sadece
uyumsuz, hissettiği için uyumsuz, sahtekar olamadığı için uyumsuz.
Yazıya başladığımda aslında ahvalimi anlatmanın haricinde
biraz da kitapla ilgili bir şeyler karalama niyetindeydim, ancak dönüp dolaşıp
bir şekilde en başta bahsettiğim şeylere de daldım hafiften. Ne yapmamız, ne
düşünmemiz gerektiği konusunda sürekli olarak başkalarının referanslarına
ihtiyaç duyduğumuz noktada aslında mutsuzlaşıyoruz, sahtekarlaşıyoruz ve
Holden’ın deyimiyle hödükleşiyoruz. Yaşarken, yaparken, öğrenirken, severken,
sevişirken, arkadaşlarımızlayken, ailemizden biriyleyken veya sevgilimizle
birlikteyken, her ne işiyle meşgulsek işte onu yaparken, hissetmemiz gerekiyor.
(Holden’ın alakasız konuşup konuşup en sonunda paragraf sonlarında dediği gibi ) Kim
bilir? Ne bileyim?
