26 Ağustos 2012 Pazar

Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen)& Neden bu İşe Bulaştım?


Son zamanlarda ne hakkında olursa olsun, yazmanın ne kadar da önemli olduğunu düşünmeye başladım. Silip silip tekrardan yazmayı bırakırsam eğer ve bu yazıyı devam ettirebilirsem, paylaşıp paylaşmayacağımdan henüz emin değilim ama; en azından ne düşündüğümü kendime anlatmam gerektiği için şu anda bunu yapma zorunluluğunu kendimde duyuyorum. İnternet denen şey, pek çoğumuza kendini birer sanat eleştirmeni veya köşe yazarı gibi hissettirmesine sebep olabiliyorken; bir yandan da benim gibi über üşengeçlere kendini daha da edilgen hissettirmeye başladı. Nasıl daha edilgen derseniz, kendi düşüncelerini berraklaştırmak için başkalarının söylediklerine ihtiyaç duyan bir edilgen. Bu eğer üzerinde biraz düşünürseniz gerçekten korkunç bir şey.

Az önce “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı bitirdim. Kitabı bitirir bitirmez kendime rol keser bir biçimde uydurukça gülümserken ve kitabın ismi üzerinde parmaklarımı gezdirirken, o an beni rahat kanepemden kendi irademle kaldırabilecek tek şeyin, içerdeki odama gitmek; bilgisayarımı açmak ve bloglardan ya da ekşi sözlük vb. sitelerden kitap hakkında insanların ne düşündüğünü öğrenmek olduğunu fark ettim. Kitabı yeni bitirmiştim, kitap hakkındaki hislerim açıktı ama düşüncelerim hislerimle birlikte birer tortu halindeydi; ayrıştırılması gerekiyordu. Bu ne demek peki? Muhtemel ki kitabı sevdiğimden ve kitabı okurken üzüldüğümden ve kitabı okurken pek çok şeye özlem duyduğumu fark ettiğimden, bu hislerime eşlik edecek bir kaç düşüncem olmalıydı elbette. Ama zihnimin içinde sanki bir belirip bir kayboluyorlardı ve onları yakalayabilmem için başkalarının fikirlerine ihtiyaç duyuyordum. Yani kendi düşüncelerimi netleştirmek için başkalarının da ne söylediğini bilmek istiyordum. Peki ya bu ne demek? Henüz kendi fikrimi edinmemişken birilerinin bana ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi söylemesini istiyordum. Dedim ya, üzerine biraz düşünürsek bu korkunç bir şey. Yani en azından ben fark ettiğim bu gerçeği bu şekilde tanımlıyorum.

Yazmak evet, edilgenlikten kurtarabilir beni diye düşündüm. Söyleyecek sözlerinizin olması demek, direnebiliyorsunuz demek. Çünkü hala kendi başınıza düşünebiliyorsunuz demek. Aynı zamanda da öyle alelade tüketmiyorsunuz demek. Dinlediklerim, izlediklerim veya okuduklarım –kısacası tükettiklerim- hakkında düşünmek istiyorum. Ne değişti? Ne hissettim? Bu eser bende nerede duruyor? Ne demeli, ne söylemeli?

Birdenbire başlayacağım o zaman bunu yapmaya. Hemen, şimdi. İlk blog yazım olacak sanırım, edebi kaygı gütmüyorum. Derdim, dertlerim yukarıda anlattığım gibi.

Holden Caulfield tam olarak kaç yaşında bilmiyorum; ya kitabın bir yerlerinde yazıyor, ya da ben onu 16 yaşında hayal ettim. Pencey isimli saygın bir okuldan kovulmuş ve onun bu dördüncü kez bir okuldan atılışı. Derslerin çoğundan kalmış durumda, aslında oldukça zeki fakat kendini bir türlü o dersleri öğrenmesi gerektiğine ikna edemiyor. Derslerde anlatılanları gereksiz ve değersiz buluyor. Değersiz ve gereksiz bulmanın haricinde, pek çoğumuzun ya da en azından benim yaptığım gibi, derslere sadece birer araç olarak bakamıyor. Yani, anlık öğrenilmesi ve sınavlarından başarıyla geçilmesi gereken, meslek kazandırmaya dair aslında hiçbir şey söylemeyen fakat yine de bir mesleğinizin olması için size öğrenilmesi şart koşulan şeyler. Holden buna ikna edememiş kendini, ancak ben başta da söylediğim gibi, sanırım derslere karşı geliştirdiğim bu bakış açısıyla tutunuyorum şimdiye kadar. Bunu bir kere daha yazarak fark etmiş olmak da çok iç açıcı bir şey değil ne yalan söyleyeyim.

Kitapta hakim olan duygunun masumiyet olduğunu düşünmüyorum. Küçük yaşta ölen erkek kardeşi Allie ve on yaşında küçük bir kız olan diğer kardeşiyle ilgili bahsettiği şeyler, başka çocukları anlatırken yaptığı o vurgular evet, masumiyetin özlemi içerisinde olduğunu düşündürtebilir bize. Ama Holden masumiyetin değil, samimiyetin peşinde. Kız kardeşinde ve ölen kardeşinde, yol üstünde karşılaştığı rahibelerde, o “Çok sevdiğin bir şey söyle.” Sözü üzerine aklına gelen arkadaşında –hani o sözünü geri almamak için direnirken pencereden aşağı düşmüş ve bedeni paramparça olmuş arkadaşında- hep samimiyet buluyor. Karşısına çıkan kızlarla seks yapamıyor, en fazla oynaşabiliyor çünkü ya o kızlardan tam olarak hoşlanmıyor ya da kızlar “dur!” diyince duruveriyor. Bir şeyi yaparken hissediyor bu çocuk ve herhangi bir şeyi alelade yapmak istemiyor. Yaptığını yaşamak istiyor, güldüğünde gerçekten gülmek ve öğrendiğinde gerçekten öğrenmek. Filmlerden bu yüzden nefret ediyor çünkü anlatılan hikaye ve aktörler ne kadar gerçekçi olursa olsun hepsi birer kurmaca, aynı zamanda aktörlerin hepsi bir çeşit sahtekar. Ne kadar iyi birer aktör olurlarsa olsunlar en azından çok iyi rol yaptıklarını bildikleri için bir çeşit sahtekar gibi davranıyorlar Holden’a göre, kasıldıkça kasılıyorlar.

Bir kitabı okuyup bitirdiğimiz zaman kitabın yazarıyla canımız her istediğinde telefonlaşıp konuşabilsek diyor  Holden. Bunu Salinger’e yapar mıydım bilmiyorum, ya da gerçek bir insan olsa Holden’e. Zırvalamaktan veya “onu çok iyi anladığımı göstermek için nasıl da can attığımı” düşünmesinden korktuğum için kitapla veya onunla ilgili düşündüklerimi bir türlü aktaramaz dilsiz olurdum herhalde. Holden’ın bütün bu gösterişli laflara ve bu tarz caka satmalara hiç tahammülü yok. O kitabın türkçe çevirisine ismini veren “çavdar tarlası”nın geçtiği paragrafta Holden, hiçbir yetişkinin olmadığı, hayal ettiği o büyük çavdar tarlasında oynayan çocukları uçuruma düşmekten kurtaracak kişi olmak istediğinden bahsettiğinde çocukların düşmesinden korktuğu uçurum işte hepimizin düştüğü bu “uyum”un uçurumu. Yukarıda Holden’la aslında ne kadar da aynı hisleri paylaştığımdan bahsetmiştim şu dersler konusunda, ama onun kadar direnememişim ben. Uyum sağlamışım. Uyum sağladığım için zihnim her gün birbirinden gereksiz bilgiyle dolup taşıyor. Holden ise buna maruz kalmak istemiyor, hepsi bu.

Çocukken hepimiz masumuz, çünkü uyum sağlama ihtiyacı duymuyoruz. Küçüğüz, yardıma muhtaç olduğumuz da aşikar, varsa annemiz babamız yanımızda; ya da en azından onların misyonlarını yüklenmiş insanlar var etrafımızda. Hayatımız boyunca başkalarına hem en fazla ihtiyaç duyduğumuz dönem çocukluk, hem de onlara duyduğumuz bu ihtiyaca karşılık hiçbir şey yapmadığımız bir dönem. Yaranma derdinde değiliz, evet sevilme derdindeyiz ama tamamen olduğumuz gibi sevilme derdindeyiz, sevilmek için rol kesmiyoruz, yalan söylemiyoruz, oyun çevirmiyoruz. Zaman geçtikçe, artık kendi kendimize yeter hale gelmeye başlıyoruz, bu sefer de yavaş yavaş yalnız bırakılıyoruz. Büyüdükçe ihtiyaçlarımız azalmıyor bir yandan, artmaya başlıyor. İhtiyaçlarımız artmaya başladıkça, başkalarına duyduğumuz gereklilik de artıyor. İşte o noktada uyum sağlama ihtiyacı giriyor devreye ve işte biz de tam o noktada çığrımızdan çıkmaya başlıyoruz. Evet, tam o noktada çığrımızdan çıkmaya başlıyoruz.

Nasıl yatıp kalkacağımız, nerede ne zaman nasıl hareket etmemiz gerektiği, ne yememiz gerektiği ve nasıl yaşamamız gerektiği bize söylenir durur. Holden’ın da dediği gibi, “Sözlü Anlatım” dersinde dikte edildiğinin aksine bir konuyu anlatırken birden başka konuya atlamak veya konuyu dağınık anlatmak bazen gereklidir. Aynı şekilde bize dikte edilen başka şeylerin de tersi zaman zaman gerekli ve hatta Holden’ın da dediği gibi daha güzeldir. Bazen gündüzleri uyuyup geceleri kalkmak daha güzeldir, et yememek sanıldığı gibi aşırı sağlıksız bir şey değildir. (Bunlar benim söylediklerim.)(Ben de ne güzel dağıldım.)

Holden yaşamak istiyor, hissetmek istiyor, hissetmediği hiçbir şeyi yapmak istemiyor. Hisleri çok çabuk değişiyor olsa da hissettiği anda onları yapmak istiyor, bazen de böyle biri olduğu için tam bir deli olduğunu düşünüyor. Bu noktada sanırım diğer şeylere gösterdiği direnci göstermemiş, böyle biri olduğu için deli olduğunu düşünmesinden bahsediyorum. Deli olduğunu düşünüp sanırım zaman zaman paniğe kapılıyor. Oysa ki o sadece uyumsuz, hissettiği için uyumsuz, sahtekar olamadığı için uyumsuz.

Yazıya başladığımda aslında ahvalimi anlatmanın haricinde biraz da kitapla ilgili bir şeyler karalama niyetindeydim, ancak dönüp dolaşıp bir şekilde en başta bahsettiğim şeylere de daldım hafiften. Ne yapmamız, ne düşünmemiz gerektiği konusunda sürekli olarak başkalarının referanslarına ihtiyaç duyduğumuz noktada aslında mutsuzlaşıyoruz, sahtekarlaşıyoruz ve Holden’ın deyimiyle hödükleşiyoruz. Yaşarken, yaparken, öğrenirken, severken, sevişirken, arkadaşlarımızlayken, ailemizden biriyleyken veya sevgilimizle birlikteyken, her ne işiyle meşgulsek işte onu yaparken, hissetmemiz gerekiyor. (Holden’ın alakasız konuşup konuşup en sonunda paragraf sonlarında dediği gibi ) Kim bilir? Ne bileyim?